‘Kadınlar can derdine düştü’

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
‘Kadınlar can derdine düştü’
Abone ol
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin tartışma ilk günkü sertliğini korumasa da devam ediyor. Bu tartışmadan hareketle Gelecek Partisi Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Başkanı Av. Seren Yıldız Öztürk ile kadın politikalarını, kadına yönelik şiddeti ve İstanbul Sözleşmesi’ni konuştuk.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin tartışma ilk günkü sertliğini korumasa da devam ediyor. Bu tartışmadan hareketle Gelecek Partisi Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Başkanı Av. Seren Yıldız Öztürk ile kadın politikalarını, kadına yönelik şiddeti ve İstanbul Sözleşmesi’ni konuştuk.

Demet ARAN

ANKARA (Anayurt) - Gelecek Partisi Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Başkanı Av. Seren Yıldız Öztürk, kadına yönelik şiddete, İstanbul Sözleşmesi’ne ve kadın politikalarına dair sorularımızı yanıtladı.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin tartışma ilk günkü sertliğini korumasa da devam ediyor. Bu tartışmadan hareketle Gelecek Partisi Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Başkanı Av. Seren Yıldız Öztürk ile kadın politikalarını, kadına yönelik şiddeti ve İstanbul Sözleşmesi’ni konuştuk. Kadın cinayetlerinin sorun olarak kabul edilmediğini ifade eden Öztürk, İstanbul Sözleşmesi’nin şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bir rehber olduğunu söyledi. Kadın sorunlarının popülist bir dille tartışılamayacağını düşünen Öztürk, kadının eş ve anne gibi tüm vasıflardan önce insan olduğunu vurguladı.

Kadınlara yönelik gündemdeki en can yakıcı mesele kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet. Bu konuda hükümetin atılması gereken adımları attığını düşünüyor musunuz? Nerelerde eksik kalınıyor da kadın cinayetleri artarak devam ediyor?

Evvela belirtelim ki ülkemizdeki kadın politikası yetersiz. Aile politikası da daha iyi durumda değil. Aile politikasındaki eksiklikler, hala birey olma mücadelesi veren kadınların sorunlarını da giderek ağırlaştırıyor. Bütüncül bir kadın politikamızın olmaması, keza dünya kadar sorunları olan çocuklarımız için hala bütüncül bir çocuk politikası geliştirilememesi büyük eksiklik. Kadın cinayetlerinin sosyolojik nedenleri incelenmiyor. Hatta kadın cinayetleri bir sorun olarak dahi kabul edilmiyor.  Kabul edilse veri tutulur. Doğru ve sağlıklı veriler olmadan nasıl politika geliştireceksiniz? Cinayet işlendikten sonra failin yargılanması esnasında Aile Bakanlığı davaya müdahil oluyor. Her cinayetten sonra Bakanlığın yaptığı şu açıklamayı okuyoruz; “failin en ağır cezayı alması için davanın takipçisi olacağız”. Tamam, iyi güzel de, kadınlar ölmeden evvel önleyici tedbirler neden alınmıyor. Ayrıca şunu da belirtelim, sadece hukuki yöntemlerle şiddet ve kadın cinayetleri son bulmaz. İdari tedbirler alınmalı ve olumsuzlukların ortaya çıkmasını önleyici politikalar geliştirilmeli. Ancak bu konuda Aile Bakanlığı bir vizyon ortaya koyamadı maalesef.

İstanbul Sözleşmesi bir süredir gündemde. Kadın dernekleri sözleşmenin uygulanması gerektiğini savunurken AK Parti 'de sözleşmeden çıkılması gerektiğini savunanlar var. Bazı maddelere şerh konulması ya da yeni bir metin yazılması gibi öneriler gündemde. Siz ne düşünüyorsunuz sözleşmeye ilişkin? Sözleşme kadınları koruyor mu, yoksa iddia edildiği gibi aileye ve manevi değerlere zarar mı veriyor? Kadınla yönelik şiddeti önlemede sözleşme yeterli olur mu?

Bu soruya cevap vermek için evvela Türkiye’nin Sözleşme’yi imzaladığı günlere dönüp bakmamız gerekiyor. Ne oldu da Türkiye İstanbul Sözleşmesini imzaladı ve onayladı? Bu süreci hatırlamalıyız. Türkiye’nin aile içi şiddetle mücadelesine dair ilk Kanun 4320 sayılı Kanundur ve 1998 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun yapılana kadar şiddet uygulayanı şiddet gören mağdurdan derhal uzaklaştıracak yargısal bir mekanizma yoktu. Şiddet gören kadınlar sadece Türk Ceza Kanununa dayanarak şikayetçi olabiliyordu. Ülkemizdeki yargılama sürelerinin uzunluğu ise hepimizin malumu. Bu kadar uzun yargılamalar sonucunda caydırıcı olmayan cezalar veriliyordu. Kadınlar şiddetten korunmak için can havliyle evden kaçmaya mecbur kalıyordu. İşte 4320 sayılı Kanun, şiddet uygulayanı uzaklaştıracak tedbirler getirmişti. Fakat Kanundan kaynaklanan bazı yetersizlikler vardı. 2007 yılında değişiklik yapılmış ise de değişiklikler olması gereken seviyede değildi. Bu esnada 2009 yılında Avrupa insan Hakları Mahkemesi tarihinde ilk defa bir devleti, Türkiye’yi aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı için tazminat cezasına mahkum etti. Bu dava Nahide Opuz Türkiye davasıydı. Hatırlayalım o tarihlerde günlerce televizyonlarda bu konuşuldu. Bir anda şiddetle mücadeledeki eksiklikler tartışılmaya başlandı. İşte böyle bir iklimde İstanbul Sözleşmesi imzalandı.

“AİLE BAKANLIĞI SESSİZLİĞİ TERCİH EDİYOR”

Geldiğimiz noktada Türkiye’nin geçirdiği bu evrim unutuldu. Şimdi ise sözleşmeye dair itirazı olanlar ile sözleşme taraftarları arasındaki süreç karşılıklı suçlamalarla devam ediyor. Sözleşmeyi okuyan herkes kendine göre bir yorum yapıyor. Sözleşmenin ne olduğunu ya da ne olmadığını sakince ve objektif olarak topluma anlatması gereken Aile Bakanlığı ise sessizliği tercih ediyor. Sürecin bu hale gelmesinde sorumlulukları çok yüksek. Sözleşme konusunda yetkililer tarafından toplum doğru aydınlatılamadı. Maalesef yönetenler tarafından doğru yönetilemeyen bir süreç yaşandı ve hala devam ediyor.   

“SÖZLEŞME BİR REHBER”

İstanbul Sözleşmesi şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bir rehberdir. Taraf devletlere, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kalkması için neler yapmaları gerektiğine dair yol haritası belirlemiştir. Şunu da kabul etmemiz gerekir. Ne bir kanun, ne bir sözleşme şiddetle mücadelede tek başına yeterli değildir. Dünyanın en iyi kanununu da yapsanız kötü uygularsanız kötü sonuçlar elde edersiniz. İstanbul Sözleşmesi de 6 yıldır yürürlükte ama hala sorunlar devam ediyor. Neden? Önceki sorunuza verdiğim cevapta da belirttiğim gibi sorunların çözülmesi için de bütüncül sosyal politika geliştirmek gerekiyor. Bunlar eksik olduğu için de sonuç alınamıyor. Vakalar meydana gelmeden önceki süreç sadece adli yöntemlerle yürütülüyor. Oysa yargısal tedbirlere ilaveten sosyal politikalar da geliştirilmeli ve uygulanmalı. Sadece yasal düzenlemelerle veya uluslararası sözleşmelerle sonuç alınamaz. Bu konularda yapılması gerekenler birkaç madde de özetlenemeyecek kadar çok. Sadece bir örnek verelim;  6284 sayılı Kanun kapsamında 7/24 esasına göre çalışacak ve tercihen kadın personelin istihdam edildiği Şiddet Önleme Merkezleri kısa adıyla ŞÖNİM’ler kuruldu. Bunlar oldukça önemli kuruluşlardı. Ancak tam verim alınamadı. ŞÖNİM’lerin çok daha etkili çalıştırılması gerekiyordu, olmadı. Zaten yapılması gereken birçok şey yapılmadığı için toplum travma yaşıyor maalesef. Sosyal sorunlar bugünden yarına çözülemez. Bu sorunlar popülist dil ile de tartışılamaz. Tartışılmamalı. 

“İKTİDAR KADININ BİREY OLMA HALİNİ İKİNCİLLEŞTİRİYOR”

Gelecek Partisi, iktidarın kadınlara ilişkin siyasetini nasıl değerlendiriyor?

Bu konuyu iki açıdan değerlendirmek isterim. Birincisi, iktidar kadınları ailenin bir parçası olarak görüyor ve kadının birey olma halini ikincilleştiriyor.

İkinci olarak kadınlar toplumda sosyal olarak zaten ayrımcılığa uğruyor. Buna bir de iktidarın, kendinden olmayan kadınlara siyasi saiklerle ayrımcılık yapması eklenince kadın olmak oldukça zorlaşıyor. Bunu biraz daha açalım. Bir süredir kamuoyunda tanınan, fikir üreten kadınlara, iktidara karşı muhalefet eden kadın siyasetçilere ve muhalefet liderlerinin eşlerine karşı hiçbir vicdani ve ahlaki değere sığmayacak hakaretler ve saldırılarda bulunuluyor. Olması gereken, iktidarın yapması gereken sadece farklı düşündükleri için saldırıya uğrayan bu kadınlara sahip çıkmak, saldırılara karşı korumaktı.  Ancak bu sistematik saldırılara karşı ne üzücüdür ki devlet yetkilileri sessiz kaldı. Bu sessizlik ise saldırganların giderek cesaretini artırdı. Yetkililer, her fırsatta kadına yönelik şiddetin her türüne karşı olduklarını dile getiriyor. Ancak iş uygulamaya geldiğinde sadece iktidara yakın olan kadınlara yönelen kamusal şiddet de harekete geçiyor. Bu durumda şiddete karşı oldukları söylemi retorikten öteye geçemiyor.

“KADIN ONURUNA SAYGI”

Gelecek Partisi olarak hangi dünya görüşünden ve hangi siyasi partiden olursa olsun kadınlara yönelik tüm saldırılar karşısında başta Genel Başkanımız Sayın Ahmet Davutoğlu olmak üzere hepimiz tepkimizi gösterdik, tavrımızı net olarak ortaya koyduk. Hangi siyasi görüşten hangi düşünsel iklimden olursa olsun hakarete, sözlü saldırıya uğrayan kadınların yanında olan, koşulsuz tavır sergileyen tek partiyiz. Bizim bakış açımıza göre kadın ve çocuk konusu asla iç politika malzemesi yapılamaz. Bizim ilkemize göre kadınların sorunları popülist bir dille tartışılamaz. Kadın onuruna saygı bizim temel ilkemizdir.

Özellikle feministler kadının sadece aile içindeki rollerle tanımlanmasını eleştiriyor. AK Parti Kadın Kollarının İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin açıklamasında da bu yönde bir ifade vardı. Kadını eş, anne, evlat ve kardeş olarak tanımlıyordu bu açıklama. Siz kadınlığı nasıl tanımlıyorsunuz? 

Aslında kadınların sadece eş olma, anne olma rolleri ile tanımlanmasını sadece feministler eleştirmiyor. Tüm toplumsal kesimlerden kadınlar artık bu eleştirileri sıklıkla dile getiriyor. Evet, kadınlar da erkekler de eştir, annedir, babadır, evlattır. Ama bize göre kadın tüm bu vasıflardan önce bireydir, önce insandır. Diğer sosyal roller ondan sonra gelir.

Gelecek Partisi'ne her bakanlığın çalışma alanına paralel olarak politika izleme kurulları var. Siz Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Maalesef çok uzun zamandır aile kurumu ihmal edildi. Aile kurumu giderek zayıflıyor, erozyona açık hale geldi. Gelecek Partisi olarak kaygı verici bu durumun çok iyi farkındayız. Ulusal ölçekli ancak bölgelere göre yerelleştirilen doğru bir aile politikası kadınları da çocukları da korur, aileyi de güçlendirir.

Aile Bakanlığı ekonomik yoksunluk yaşayan ailelere maddi destek sağlanıyor. Doğru ve yerinde bir uygulama. Ancak Bakanlık bununla yetinmemeli. Kadınların, çocukların, ailelerin ve tüm sosyal grupların sorunlarını çözmeye yönelik politikalar geliştirilmeli. Bu politikaları geliştirirken muhalefet partiler ve sivil toplum kuruluşlarını da sürecin parçası halinde getirmelidir. Sivil toplumun deneyimi politika oluşturma sürecine dâhil edilmeden sorunlar bütüncül anlaşılamaz, çözülemez.

“KADINLAR CAN DERDİNE DÜŞMÜŞ DURUMDA”

Şu an Aile Bakanlığının yaşanan sosyal sorunları önlemeye yönelik bütüncül bir yaklaşımı yok. Sorunlar ortaya çıktıktan sonra çözülmeye çalışılıyor. Bu bakış açısının sonucu olarak; siz bir yandan meydana gelen sorunları çözmeye çalışıyorsunuz ancak önleyici bir çaba olmadığı için sorunlar tekrar tekrar üretiliyor. Mesela kadınlar adeta can derdine düşmüş durumda. Ayrılmak veya boşanmak isteyen kadınlar giderek daha çok şiddete maruz kalıyor, neredeyse kadın cinayeti işlenmeyen gün yok. Buna rağmen veriler tutulmuyor. Kadın cinayetlerinin sosyolojik nedenlerine ilişkin araştırmalar yaptırılmıyor. Sorunu çözmek isterseniz önce verileri kayıt altına almalısınız. Çünkü istatistikler politikaların belirlenmesinde büyük önem taşır. Peki, neden veriler tutulmuyor, araştırmalar yapılmıyor? Çünkü ortaya negatif istatistikler çıkacak. Negatif istatistikler iktidarlar için rahatsız edicidir tabi. Oysa bir sorun varsa onu çözmek için evvela yüzleşecek cesarete sahip olmalısınız. Halının altına süpürünce bu sorunlar yok olmuyor. Peki, nasıl yüzleşeceksiniz. Doğru ve sağlıklı veriler toplayarak. Önce veri toplanacak, sonra politika geliştirilecek.


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Ankara'da yoğun bakım doluluk oranı yüzde 100Önceki Haber

Ankara'da yoğun bakım doluluk oranı yüzd...

Saldırıda genç kadın öldüSonraki Haber

Saldırıda genç kadın öldü

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar