İçimizden bir bilimkurgu!

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
İçimizden bir bilimkurgu!
Abone ol
Tepemizdeki Gölge, kendisiyle içten içe pek kıvanan, yazarlıkla kafayı bozmuş, farklı olduğunu zanneden Mehmet Kunduracı’nın, “mükemmel” bir kadınla tanışması ve kendini yavaş yavaş baba mesleği ayakkabıcılığı yaparken bulmasının hikâyesi. Tepemizdeki Gölge, Haruki

‘TEPEMİZDEKİ GÖLGE’

- Henüz okumayanlar için özellikle bilimkurguyu türler arası bir düzlemde geniş topraklarda ele alan bir kitap olduğunu belirterek başlayalım isterim. Bilimkurgunun genel ayrılmaz ögelerinden biri kuşkusuz ütopik bir dünyaya ve uzak geleceğe de işaret etmesi ama düpedüz gününü, çağını soğuran ve neredeyse son dakikada ona evrilen bir roman okuduğumuz. Bilimkurguda tercih ettiğiniz, esinlendiğiniz yaklaşımı, romana bireysel ve yerel ölçekteki yansısını açar mısınız ilk olarak? Tepemizdeki Gölge çağıyla, memleketiyle müsemma nasıl bir bireysel ve yerel bilimkurgu örneği?

Sizin de belirttiğiniz üzere, bilimkurgu deyince akla gelen ütopik ya da distopik dünya örnekleridir. Bu örnekler ise genelde teknolojide ve buna bağlı endüstriyelleşmede belli bir noktaya gelmiş, bunlara dair gelecek tahayyülleri kuran ya da kurmaya alışkın olan toplumlardan çıkar. Burada özellikle “genelde” diyorum, zira istisnalar elbette her zaman mevcut. Teknolojinin temel ve genel belirleyici olduğu bu bilimkurgu örneklerinde romanın baş kişi veya kişileri, sistemde yanlış giden bir şeyle karşı karşıya kalırlar ve ona karşı savaşırlar.

Benim tercih ettiğim yaklaşım ise, daha kişisel oldu. Türkiye gibi genel olarak sistemsizliğin sistem olduğu bir yerde, bilimkurgusal bir gerçeklikle bire bir karşı karşıya kalan bir yazar olma sevdalısının buna nasıl tepki vereceğini, bu gerçeklik tarafından nasıl yönlendirilebileceğini ve nihayetinde bu yönlendirilme ediminin nasıl kişiselden çıkıp geneli ilgilendiren bir meseleye dönüşebileceğini ele almak istedim.

Dolayısıyla, bilimkurgunun içindeki “bilimi” daha kişisel bir karşılaşma anı olarak ele alırken, “kurgu”yu ise kişinin karşısına çıkan kapsamlı bir düzenek olarak oluşturmaya çalıştım. Bunun sonucunda da, tam da içinde bulunduğumuz çağın bir yandan büyük teknolojik gelişmelere tanık olmamızı sağlarken bir yandan da daha fazlasını hayal etmemize olanak tanıyan doğasından faydalanabilir hale geldim. Ancak burada işin kendine has “cereyanını” yaratan, başta belirttiğim bir sistemsizlikler silsilesi olan ülkemizin ortamı oldu.

- Günümüz Türkiyesi’nde, İstanbul - Eskişehir hattında geçen ‘Tepemizdeki Gölge’de, metne hakim memleket havası en çok hangi sekanslarda esiyor denilebilir?

Aslında bu esinti ya da yukarıdaki geçen haliyle cereyan, romanın gözeneklerinde daimi olarak hissediliyor. Yer yer okuyucuyu üşütecek raddede hatta! Ama özellikle bazı sekansları belirtecek olursam sanırım şunlar sayılabilir:

Romanın iki ana kahramanından biri olan Mehmet Kunduracı’nın gözü sürekli yükseklerde olmasına rağmen aslında bunun için bir sistem, bir disiplin oturtmamaya kalkmayan, dolayısıyla da emeline yönelik pek de mesafe kat edemeyen karakterinin kendini ifşa ettiği yerler.

Ayakkabı işini kurarken Japonya’dan gelen teknik ekiple yaşanan “japonişi” durumlar ve Sude’nin geçmişte yaşadığını iddia ettiği anısı.

Mehmet ve Sude’nin yardımcılarından Ekrem’in ortaya çıkışı ya da meydana gelişi, geçmişi.

Varlık ve Zaman’ın iddia edilen gizli amaçlarından birinin kapsamlı bir hâkimiyete yönelik olması ve bunun birtakım Osmanlı öğeleri üzerinden yapılmaya çalışılacak olması.

Metindeki argo kullanımı ve bu argo kullanımına seksist tonların hakim olması.

- Romanı bu bağlamda tasarlarken ve kurgularken çıkış noktanız neydi? Tepemizdeki Gölge’yi yazmaya nasıl karar verdiniz?

Türkiye’deki genel olarak ülkeyi oluşturan ögelerin birbirinden kopukluğu, romanı yazmaya kalkmamdaki temel etkenlerden biri oldu. Bunu nasıl anlatayım… Şöyle deneyeyim: ABD’de bugün bilimkurgusal vaka olsa - bu ister uzaylı istilası olabilir, ister yapay zeka keşfi, ister gökten ufo düşmesi - bunun en azından öykü kurgusu bağlamında gizli kalması ya da kişisel nedenlerle gizli kalması pek düşünülemez.

Orada sistem anında devreye girer ve bunun kişisel çıkar çatışmalarından ziyade ülke için ya da ülkedeki güç unsurları için ne anlama geldiği kendini hemen yüzeye iter. Eğer gizli kalacaksa da, gizli kalmasını sağlayanlar bile belli bir sistem dahilinde hareket ederler. Türkiye’de ise hemen hemen pek çok şey kişiler üzerinden ilerliyor. Kişilerin o anki tavırları, ruh halleri, bakış açıları bir olaya karşı nasıl harekete geçileceğini anlık olarak belirliyor. Bu sistematik sistemsizlik halinin paslı çarkları arasına tuhaf bir şey kaçabilir diye düşündüm.

Dolayısıyla romanın temel bilimkurgusal olayının, tetikleyici noktasının ancak Türkiye gibi bir yerde romanda sunulduğu gibi karşılanabileceğini tahayyül ettim. Ya da eğer bir üstü örtülülük, gizli kalabilme meselesiyse bu, ancak bizimki gibi bir iklim ve coğrafyada bunun gerçekleşebileceği üzerinden hareket ettim.

Diğer bir nokta ise şuydu elbette: genelde “yazar olmaya çalışan kişi” hikâyesinin bilimkurgu ile pek bir yan yana gelirliği yoktu. Türkiye’de yazar olmaya çalışma halinin ve bunun insanı düşürdüğü ekonomik zorlukların da kişinin yönlendirilebilmesi açısından bana farklı olanaklar vereceğini hissettim.

- İnsanın yaşamda kendine kurduğu düzen, prensipleri, inşa ettiği kimliğin değişimi daha doğrusu olumlu/olumsuz dönüşmesi de bir bilimkurgu! Olmaz sanılanın olması! Bunun üzerine hayli düşünmüş bir yazarın kaleminden çıktığı belli olan bir roman Tepemizdeki Gölge. Bunu görüyoruz Mehmet Metin Kunduracı’da da. Yeri gelince tavırlarında gereğinden fazla otomatiklik hissedilen de o, insanı da o, simgelenenin sureti, vücuda gelmişi de o en önce. Romanın bilimkurguya içre Bireyine/bireylerine bu bağlamda yaklaşımını; politik ve sosyolojik elverişliliğiyle yerelimize, bize özelini yorumlar mısınız?

Günümüz şartlarından yola çıkarak, günümüzün bize verdiği olasılık ihtimalleri üzerinde yükselerek bize farklı gelecek tahayyülleri sunan bir tür bilimkurgu. Ama bunu yaparken de günümüze ve hatta geçmişimize dair nokta atışları yapan, içinde bulunduğumuz dünyayı farklı bir gözle ele almamızı sağlayan bir tür.

Bunu kişisele indirdiğimizde ise, belirttiğiniz gibi kişinin kendi olasılık ihtimalleri üzerinden yapmak istediği sıçramaların gerçeğe ne kadar dönüşebileceği, dönüşürken ne kadar dönüşüme uğrayacağı da aslında çok bilimkurgusal geliyor bana.

Sonuçta, laf olsun diye “ben şunu yapmak istiyorum” dediğinizde bu geleceğe atılmış zayıf bir sinyal sadece; tabiri caizse, ergen bir fantezi. Ancak “ben şunu yapacağım” deyip, ona yönelik harekete geçmek, söylediğiniz şeyin hayat bulması için sistemli bir biçimde çalışmak, evet, daha “bilimsel” bir kurgu.

Türkiye’de gördüğüm ise - bu tespitten kendimi de ayrı tutmuyorum - herkesin büyük sözler verdiği ve daha sonra o verdiği sözlerin altından kalkamadığı bir dünya sanki. Çünkü her ne kadar hepimiz hayatta pek çok şey yapmak istesek de, içinde bulunduğumuz coğrafya bize imkânlıklardan ziyade imkânsızlıkları çağrıştırıyor.

Böyle olunca da, aslında hiçbir zaman yap(a)mayacağımızı bildiğimiz şeyler söylüyoruz ister istemez. Bu çok kişisel olarak kilo vermek, sigarayı bırakmak gibi hedefler de olabilir, daha genele ve kamuya açılan, ülke adına mesleği üzerinden iyi şeyler yapmak, ardında topluma mal olacak kalıcı bir iz bırakmak gibi hedefler de olabilir.

Ben de, “Bana imkân verilse şunları yapardım, önümü kestiler hep” düşüncesini kendine şiar edinmiş Mehmet Kunduracı karakteri üzerinden, hem ülkeye genel hâkim hem de kişilerin de ruh haline hâkim bir durumu ele almak istedim.

YAZMA HIRSI, İHTİRASI, TUTKUSU!

- Mehmet Metin Kunduracı, yazar olmaya çalışan, düş dünyası yetkin fakat aslında sıra dışı olana gerçek hayatta çok da yakın bir karakter değil. Bilimkurgunun doğasına ve canlandığı koşullar düşünüldüğünde ülkemiz de değil.

Mehmet Metin Kunduracı’nın, göbek adından da anlaşılacağı üzere sıra dışı, “metinsel,” yani bir anlamda kurgusal olana uzak olmayışı çok yerinde bir tespit. Mehmet, hayattaki mutluluğunu yazar olmayı başarmaya kilitlemiş biri. Baba mesleğine burun kıvırmış, daha sonra hasbelkader Sude’nin itelemesiyle ucundan tutuyor ama yine de burun kıvırmaya devam ettiğini anlıyoruz. İçinde bulunduğu, ona sunulan gerçeklikten memnun değil. Belki kurguya bu kadar yönelmesinde bunun da payı var. Ama Mehmet’in farkında olmadığı durum şu: yazmayı başaramamasının, ya da anlamlı kurgular ortaya koyamamasının nedeninin, kendine anlatabildiği tutarlı bir hikâyesi olmamasında yattığını görmüyor. Arada derede kalmış, bir yandan çeviri yaparak geçinme düşüncesi, arta kalan zamanlarda yazabilirim hissi; bir yandan da hiç bunları yapmak zorunda kalmadan, sadece yazarak geçen bir hayata sahip olma hırsı, ihtirası, arzusu.

Mehmet tam bu çırpıntılar içinde boğuşurken Sude’nin karşısına çıkması da her şeye tuz biber ekiyor elbette. Zira Sude, ne istediğini tam olarak bilen, kendine ve dünyasına sunduğu hikâyesi neredeyse kusursuz derecede tutarlı olan biri. Mehmet’le “eşleşirken” aslında bu pek karşılıklı bir durum olmuyor. Mehmet Sude ile eşleşmek zorunda kalıyor ama Sude’nin bunu da hesaba katmasıyla başına gelenin bu olduğunu da belki son ana kadar tam olarak idrak edemiyor.

- Yazmaya çalışan ama daha kedi hayatını kurgulayamayan Mehmet’in hayatının ezberini kökünden bozan/bozacak eşi Sude’nin mükemmelliğine tezarühatı da bilimkurgu öğesini kişisel bağlamdan romanın evrenini güçlendiren bir tema...

Sonra Sude’nin Güneydoğulu olduğunu söylemesi ve Mehmet’in de gerçek hayatta kendinde ve toplumda o konuda hüküm süren duygularla haşat bir şekilde yüzleşmek istememesi...

Bilimkurgu yabancılaştırma yoluyla bizi türün doğasına ısındırıyorsa, yabancılaştığımızı gündelik hayatın içinde her hissettiğimiz anda ve oranda da bilimkurgunun elemanları, halkı olabiliyoruz.

Romanda yabancılaştırma, o ötekileştirme, uzaylı olsak yeğdir dedirten önyargılara bu noktada sıkı bir yakın plan da sunuyor. Kunduracı karanlık tarafı seçmiyor ama aydınlık tarafta da değil!

Durduğu nokta ne ‘gibidir’ Kunduracı’nın ve onun nezdinde toplumun önemli bir kesiminin?

Genelde, bilimkurgunun temel öğelerinden biri olan yabancılaştırma unsurunu büyük ölçekli zamansal ve mekânsal değişimlerde ararız. Bu ikili aşırı değişiklik, bizi bulunduğumuz zaman ve mekândan koparır, bizi yeni bir hikâyeye hazırlar ve itiraf edelim, içimizi rahatlatır.

Hâlbuki, farkında olmadığımız ya da olmamayı seçtiğimiz pek çok yabancılaştırma unsurunun hayatımızda rolü olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri de, romanın da kendine yan unsur olarak konu edinmeyi seçtiği, güneydoğu ve orada olan bitenin bilinememezliği ya da bilinmezden gelinme hâli. Mehmet Kunduracı da, büyük bir şevkle sarıldığı ama sarıldığını fark etmediği o beyaz Türklük haliyle, doğu üzerinden tek taraflı, basit bir yaklaşım sunuyor bize.

Yeri gelince aksanıyla dalga geçilen, genel olarak merak edilirken bir ürperti ile bahsedilen bir bölgeden gelme kadını, Sude’yi kendine eş seçerken, aslında Sude’yi Sude yapan çok çeşitli öğeleri de görmezden geliyor ya da o öğelerle hafif bir biçimde dalga geçmeyi seçiyor.

Bu bağlamda durduğu nokta, aslında durmadığı bir nokta. Bu konuda belli bir noktada duramıyor Kunduracı, duramamazlığı üzerinden bir sabit konum yaratmaya çalışıyor ama bunun da işlemediğini, Kunduracı’nın anlamaya çalışmadığı bir gerçekliğin nasıl kontrol dışına çıktığına tanıklık ettiğimizde anlıyoruz.

- Mehmet’in özellikle doktoruyla konuşurken yerel hani arabesk-pop bir dille dobra dille saydırma halleri romanda mizahın başını uzattığı temel anlar... Mizahın bilimkurguyla temasına ilişkin neler söylersiniz? Hatta önemsediğiniz önemli yapıtlar üzerinden de örnekler misiniz?

Burada vereceğim kaçınılmaz örnek elbette Kurt Vonnegut. Cehenneme gülerek bakabilen bir mizah onunkisi. Özellikle Mezbaha 5, Kedi Beşiği ve Şampiyonların Kahvaltısı’nda.

Mizahın bir şekilde sunulan gerçeklik ile o gerçekliği deneyimleyen ve onu olduğu gibi kabul etmeyi reddeden özne arasındaki bakış açısı cereyanından kaynaklandığını farz edersek, Vonnegut’un bu konuda tartışılmaz bir usta olduğunu söylemek gerekir.

Bilimkurgunun ciddiyete mahkûm bir tür olmadığını hatırlatan diğer isim ise elbette Douglas Adams ve Otostopçunun Galaksi Rehberi. Bu iki isimden doğal olarak etkilendim.

Ancak Mehmet’in dilinde kemiği andıran en ufak bir yapı bulunmamasının temel esini, bir bilimkurgu yapıtından ziyade daha gerçekçi edebiyattan: Philip Roth’un Portnoy’un Feryadı’ndan. Portnoy’un o hiçbir şeyi umursamadan başına gelenleri anlatır hali ve aslında etrafı nasıl da sakat bir bakış açısıyla deneyimlemesinin kademe kademe ortaya çıkması beni çok etkiledi.

Son olarak, işin mizah kısmıyla doğrudan bağlantılı olmasa da, Mehmet’in bilimkurgu ortamında vuku bulan güvenilmez anlatıcılığında Kazuo Ishiguro’dan, özellikle Beni Asla Bırakma’dan üslup olarak değilse de (o iş kolay değil), yaklaşım olarak oldukça faydalandım.

‘YAZMAYA BİR FİLM SENARYOSUYLA BAŞLADIM’

- Bilimkurgu yazını özellikle günümüzde sinemanın tekniklerinden kuşkusuz çok etkileniyor. Sinematografik yapı romanınızda yardımcı bir güç ama o kadar! İki disiplin birbirine çelme atmıyor, yazın sakatlanmıyor!

Benim yazmaya başlayıp bitirdiğim ilk işim, bir uzun metraj film senaryosuydu: Son Çıkış. Dünya prömiyerini Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde yapan film, yurtiçi ve yurtdışı pek çok festivalde gösterildi. Daha önce Canavarlar Sofrası ve Kusursuzlar’ı çeken ve bu iki filme de senaryo yazım aşamasında kendimce ufak katkılarda bulunduğum Ramin Matin’in üçüncü filmde beraber çalışmayı teklif etmesiyle başlamıştık Son Çıkış’a. Uzun bir süreç oldu ve ben aslında yazmayı Ramin ile çıktığımız bu film sürecinde öğrendim.

Senaryo yazımı çok ekonomik olmak zorunda. Yazınsal işaretlerden uzak, görselliğe hitap etmek zorunda olan bir tür. Bir sahneye ne noktada başlamak ve o sahneyi hangi noktada terk etmek, sahneyi yazarken filmin anlatmak istediği noktadan sapmamasına özen göstermek, bunun eninde sonunda işbirliği içinde yapılan bir mecra olduğunu unutmamaya çalışmak çok öğretici oldu.

Tepemizdeki Gölge’yi yazarken bu süreç boyunca kazandıklarımdan çok faydalandım. Bu sefer “tek sorumlu” bendim ancak bu tek sorumlu olmaya da yine sanırım farkında olmadan bir film ekibi gibi yaklaştım. Eğer yazar benliği diye bir şey varsa, o benliği bölerek çoğaltmaya ve bu çoğalan benlerin kendi aralarında uyumlu bir şekilde çalışmalarına özen göstermeye çalıştım. Dolayısıyla metnin ortaya çıkışında işin görselliğine önem veren ben de rol oynadı, edebi kısmına önem veren ben de rol oynadı, hikâyenin sinematografik akıcılığının ve diyalog temelli akışının eksik olmamasını isteyen ben de rol oynadı diyebilirim.

TÜRLER ARASI BİR HALAY!

- Roman ritmi, çeviri ritmi, çizgi roman ritmi, sinema ritmi... Tepemizdeki Gölge’de pek çok açı özgün aksak ritimli, türler arası bir halay gibi...

Çok teşekkür ederim. Burada şundan bahsetmek yerinde olabilir: yazarken “özellikle temel alayım” diye yola çıkmış olmasam da, şu anda çevirisiyle uğraştığım Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ile pek çok ortak nokta barındırıyor Tepemizdeki Gölge. Frankenstein bir yandan teknolojik gelişmelerin hem hayatları hem de tahayyülleri zorladığı bir dönemde ortaya çıkmış, insanın yaratma serüveninin nasıl farklı noktalara gidebileceği üzerine eşsiz bir anlatı. Bir yandan da, Mary Shelley’nin bir yazar olarak kendini doğurma sürecinin de farklı bir tezahürle metne dökülmüş hâli.

Tepemizdeki Gölge’nin bu söylediklerimle benzer Frankenstein’lıkları olsa da, bir Frankenstein’lığı da, Yaratık ya da Varlık’ın fizyonomisine dair aslında. Tıpkı farklı canlıların uzuvlardan oluşan o dev beden gibi, Tepemizdeki Gölge de farklı türlere kasıtlı olarak kesik kesik yer veren, bunun bir aradalığını da kurduğu terapi seansları formatıyla yapmaya kalkışan bir metin. Ritimler ya da türler arasındaki geçişi de bu şekilde yapıyor, yapabiliyorsa.

Ve elbette Mehmet Kunduracı’nın yazar olmaya kalkışma hâllerine, başından geçenlere ayna tutarak yapmaya kalkışıyor. Mehmet bir yandan yazamıyorken, bu yazamama hâli sırasında Sude’nin kurgusuna dahil olmasıyla başından geçenleri anlatırken aslında içinden bir yazarın çıkmaya çalıştığını görüyoruz. Mehmet’in başından geçenleri karşısındakini sıkmadan, yer yer dolambaçlı olsa da akıcılıktan ödün vermeden anlatabildiğine defalarca tanık oluyoruz metin boyunca. Aslında orada bir yazar var, görüyoruz, hissediyoruz. Bir yandan Mehmet Metin içinden çıkan bu farklı yazar tezahürleriyle başa çıkmaya, bu tezahürleri anlamlı bir bütün halinde bize sunmaya çalışırken de sizin tabirinizle bu türler arası halay çıkıyor ortaya ve halaybaşı da ister istemez Mehmet oluyor.

- Tepemizdeki Gölge’yi senaryolaştırsanız nasıl olurdu’ya yorumunuz ne olur?

Senaryolaştıracak olsam ilk yorumum “Çok eğlenirdik!” olur. Sonra da, senaryolaştırmanın bir film için mi, bir dizi için mi yoksa daha webisode formatında bir iş için mi olacağını sorardım sanırım. Bu soruya alacağım yanıta göre de, 696 sayfalık 146 seansı nasıl bir olmazsa olmaz yapılandırma sürecine sokacağımı düşünmeye başlardım. Romana adını veren vakanın görsellikte gereğinden fazla şeyler açık etmeden heyecanın nasıl sürdürüleceği üzerine kafa yorardım.

Terapi sahneleri ile Mehmet ve Sude’nin anlattıkları arasındaki geçişlerin dozunda olması üzerine de sıkı kafa patlatmak gerektiğini düşünürdüm sanırım. Çünkü her ne kadar Mehmet’in anlattıkları kritik olsa da, o terapi odasında bulunmanın, orayı yeterli dozlarda görmenin de zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Bir de tabii, Mehmet Kunduracı’yı kimin oynayacağı da bu senaryonun ortaya çıkış aşamasında belirleyici olurdu.

- Bu adam nasıl konuşsun, hangi iç terminolojiye sahip olsun, idealleri, yetenekleri, yazmak ve aşk gibi gibi heyecanları doğrultusunda hayatta nasıl çabalasın, tırmalasın, siyasi ve sosyal farkındalıklarıyla, gönlünün istediği günahlarının koyvermemişliğiyle nasıl bir harp içinde ve kuşatma altında olsuna nasıl karar verdiniz?

Bu soruya çok sevdiğim bir diziden, Seinfeld’den örnekle cevap vermeye çalışacağım. Seinfeld; Jerry, Elaine, George ve Kramer adlı dört yakın arkadaşın başından geçen “önemsiz” olaylar üzerinden mükemmel komediler çıkarır. Jerry, George ve Kramer hayatlarını daha sallapati yaşarken, nispeten düzenli bir işi ve hayatı olan Elaine bir bölümde, bu üç arkadaşının farklı benzerleriyle karşılaşır: daha sorumlu, daha tatlı insanlardır.

Kurucu çizgi roman Superman’de yer alan ve Superman’in farklı bir versiyonu olan “Bizarro Superman”e göndermeyle, bu “Bizarro” Jerry, George ve Kramer başta Elaine’ın çok hoşuna gitse de, bir süre sonra bu fazla iyi hallerinin ona fazla gelmesiyle onlardan kaçarken bulur kendini.

Mehmet Kunduracı’yı yaratırken ben de bir anlamda kendimin “Bizarro” halini yapmaya kalktım. Bu elbette net ve çaktırmadan kendimi övmeye giden bir “her iyi huyumu kötüye çevireyim” gibi bir yaklaşım değildi. Sadece kendi varoluşumun ilerleyişini birkaç santim saptırırsam düşünsel bir coğrafyada kendimi ne kadar kilometrelerce uzakta bulabileceğim üzerine bir çalışmaydı. Bu çalışma sonucunda da Mehmet’in debdebeli dünyası ve bu dünyadan kaynaklanan dili ortaya çıktı.

- Sıradanlıktan mutlu değil. Ne olmaya çalışıyor, aşmaya çalıştıkları? Ve sonunda bu dünyadan nasıl bir Mehmet Metin Kunduracı geçti duygusuna sahip?

Mehmet sıradanlıktan mutlu değil, ancak pek çoğumuz gibi bu sıradanlıktan çıkmak için sıra dışı işler yapmaya kalkışmanın ve bunun da son derece sistemli, yeniden ve yeniden gözden geçirilerek güncellenen bir yöntem ve uygulama ile yapılması gerektiğinin farkında değil ya da farkına varmak istemiyor.

Sıradanlıktan çıkmak istemek kadar doğal bir durum olamaz, özellikle herkesin sürekli ne kadar farklı olduğunu göstermeye çalıştığı çağımızda. Ancak Mehmet’in sıkıntısı hem sıradanlıktan çıkmak hem de o sıradanlıktan çıkmak için en ufak bir çabayı göstermek zahmetinde bulunmamak. Kendini asla zora sokmamak. Risk almamak. Risk aldığında ise o riskten kaynaklanan sorumlulukları asla üstlenmemek.

Kendine yazmak üzerine yol seçen Mehmet, o yolun gerektirdiklerini yapmaya yanaşmıyor. Bir masa başında oturup, hiçbir karşılık beklemeden kendini yazıya vakfetmeye gönül indirmiyor. Her şey hemen olsun istiyor, en iyi şekilde olsun istiyor ve bu istedikleri karşılığında ise en ufak bir bedel ödemek istemiyor.

E bütün bu zıtlıklarla dolu hâller bir araya gelince de, Mehmet’in başına elbette ki gelmeyen kalmıyor. Sıradanlıktan çıkmak isterken, evet belki yaşadıklarıyla o sıradanlığı aşıyor ama yaşanılanlar içindeki son derece edilgen rolüyle ise bir o kadar da sıradanlaşıyor. Bir figürandan farksız oluyor günün sonunda.

Mehmet’in sıradanlıktan çıkma ihtimali ise, romanın sonunda, Sude’nin ona sunduğu seçenek ile beliriyor. Belki ilk defa çok büyük bir riskin altına girmesi gerekiyor Mehmet’in. Buna verdiği tepkiyi, bu seçenek karşısında aldığı kararı değerlendirmek ise okuyucuya kalıyor.

- Genetiği bozulan dünyanın bencil ve konformist yönlerini roman karakteri olarak dramatize şekilde soğurmuş bir adam olan Mehmet hangi anlarda hayli etten kemikten olabiliyor iticileşebiliyor da yer yer?

İticileştiği yerler, kendi içine kapandığı, kendisine haksızlık yapıldığını hissettiği ve bu hisleri aktardığı, bencilliği içinde kavrulurken aslında nasıl da sencilmiş gibi yaptığı yerler diye düşünüyorum. Ve elbette bir yandan da eril dilin dizginleri fazla ele geçirdiği noktalarda da çok sempatik biri olamıyor Mehmet okurun gözünde. Ancak Sude’nin de bir noktada belirttiği gibi, Mehmet’in bütün bu dil çirkinlikleri, bel altı vurması diyelim ya da, aslında başına gelenlere mana verememesinden, daha önce sizin de belirttiğiniz üzere kafasını kuma gömmüş haldeyken karşısına çıkan anlatı karşısında afallaması sonucunda ne yapacağını şaşırmasının, bu şaşkınlıkla başa çıkmaya kalkmasının sonucu. Dümdüz bir çizgi gibi önüne gelene çarparak ilerleyen küfürbaz eril dille kendine bir yol açmaya çalışıyor. O okun üstüne oturmuş küfürlerle sağa sola sataşırken de aslında çok önemli bazı eşikleri kaçırdığını görmüyor. Dolayısıyla, bir yazarın ümidi olarak da şu doğuyor: Mehmet’in bu iticilik içinde yavaş yavaş kavrulup gitmekte olduğunun görülmesi.

- Bir roman bir Sude bir roman bir Sude ile ilerleyen bölümlerde yazma edimini Sude’nin fabrikadaki yaratıcı çalışmalarıyla buluşturuyor Mehmet. Terapide o fabrika ortamını, alt katlara adeta bir izbeye iniş gibi yorumlayıp tepemizdeki gölge deyişi güvenlik gerekçesiyle farklı mekanlarda mobil görüştüğü doktoruna... İnsanların hain olduğunu düşündükleri Mehmet’in iç sıkıntıları, tepemizdeki gölge sorgulamaları... Sude’nin çalıştığı Varlık ve Zaman adlı sivil toplum örgütü... Yapay zeka konusu... Sude’nin Varlık ve Zamancılara ilişkin korkuları, itirafları... Derdi düşü yazar olmak olan Mehmet’in iç hesaplaşmaları... Gerçeğin hiç de öyle kolay özgürleştirememesi… Dinamiği bol bir roman Tepimizdeki Gölge…

Ülkenin varoluşunda bir icraya geçenler bir de icraya geçenleri eleştirenler gibi yapay bir ikilik oluşmuş durumda maalesef. Bu yüzden de bu ülkede yaşayan pek çok insan, Türkiye’de olan biten her şeye belirli bir kutuplaşmışlık gözlüğünden bakıyor. Bu gözlük insana stabil bir duruş verse de, aslında kendi kararsızlığının da üstünü örtüyor gibi geliyor bana. Sude de bu durumu çok iyi kullanıyor.

Söyledikleri doğru ama o doğruluk içinde hitap ettiğini yönlendirdiği amaç gizli, örtülü. Bu bakımdan Türkiye’de son yıllarda gerçekleşen birtakım olaylara farklı bir ayna tuttuğu söylenebilir ancak ben bu aynayı net olarak göstermektense okuyucunun kendisinin tutmasını tercih ederim. Ama şunu söylemek lazım: söylenen bir şeyin doğru olması, o söylenenin niyetinden ayrı değerlendirilemez. Değerlendirildiği takdirde, görünür bir doğruluk üzerinden nerelere gideceği hiç belli olmayan bir akdin içine girilmiş olur. Yoksa, Sude’nin “Türkiye’nin kökünden kopmamayı ama geleceğe de korkmadan bakmayı başarabildiği zamanlarda hep atılım yaptığına ilişkin inancını dillendirmesi”ne katılmamak mümkün değil elbette.

Mehmet kendine dönmeden, sıkıntılarının sebeplerini hep dışarılarda, başkalarında aramakta inat ederek, bir başkasının kurgusuna nasıl kolayca alet olabileceğine tanık oluyor aslında. Bu tanıklığı bir yere kadar bilinçsizce yapıyor (bu bilinçdışılığın ipuçları romanda, Mehmet’in metinlerinde kendini gösteriyor aslında); bir noktadan sonra ise, büyük karşılaşmadan sonra diyelim, bilinçli olarak yapmak zorunda kalıyor. Nihayetinde, kendisiyle yüzleştiği ve kendisinden geriye kalanla baş başa kaldığımız noktada, artık belli bir noktaya gelmiş bir Mehmet var karşımızda. Ve bu noktada Mehmet’in vereceği karar, kritik. İlk defa, bilinçli, sonuçlarının sorumluluğunu üstlenerek karar verecek. Ya da en azından biz bunu umuyoruz. Aksi takdirde, Mehmet’in daha çok çekeceği var!

Tepemizdeki Gölge / N. Can Kantarcı / Alfa Yayıncılık / 696 s. / 2020.

Kaynak: CUMHURIYET.COM.TR


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Fransa Açık’ta son yarı finalistler belli olduÖnceki Haber

Fransa Açık’ta son yarı finalistler bell...

Trajik hissiyat, ütopik siyaset ve Rousseau!Sonraki Haber

Trajik hissiyat, ütopik siyaset ve Rouss...

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar